
tamam, ben nihal'e aşıktım. ama bunu ona söyleyemezdim. sana elbet söyleyecektim ama ona söyleyemezdim.

Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu!

sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.
bir gün başlarımızda şapkalarımızla bahçede çalışırken, genç bir kadın duvarın ardından seslenip, tek bir kökten mor, kırmızı, siyah ve sarı biberler veren süs biberinden bir tane koparıp koparamayacağını soracak. sen ya da ben (ne fark eder!) şapkamızı çıkaracağız, başımızı kaşıyacağız ve yumuşak, kur yapar bir edayla, "neden bir tane! on tane alın!" diyeceğiz

aşkın insanı zenginleştirdiğini biliyorduk, fakirleştirdiğini de bilelim.

seninle konuşmanın özel grameri: hemen hemen her cümle 'hatırlıyor musun' sorusuyla biter,ortak geçmişimizin g'si büyük yazılır,eylemlerimizin kipi daima güzel geçmiş zamandır ve çetin ile enderi birbirine bağlayan bağlaçlar saymakla bitmez.
nihayet.
Barış Bıçakçı ile tanışıklığım bu kitapla başladı.
onun o naif anlatımına aşkım da.
o ne kadar yazdıysa, o kadar okudum.
ama bizim büyük çaresizlğimiz'in, çetin'in,ender'in yeri çok ayrıydı bende.
haziran falandı filminin çekileceğini duyduğumda.
içim gitti.
ııh, dedim, yapmayın ya.
o öyle bir mektup gibi kalmalı benim hayatımda.
tanımadığım birine yazılmış çok özel bir mektubu tesadüfen elime geçirmiş ve okumuştum işte zamanında.
roman falan değildi o, mektuptu.
nedense yazanın yazdığı kişi öldükten sonra yazdığını bile düşünmüştüm. - ki hiç bir dayanağım yoktu bu konuda. ama öyleydi bana sorarsanız.
neyse, olan oldu filmi çekildi, mektubu yazdıranın ağzından kaleme alan barış bıçakçı'da filmin senaryosunda başından sonuna bulunduysa sorun yoktu.
gidelim dedik.
önce daha büyük bir gruptu gidelim kararını verenler.
sonra aksilikler, yanlış alarmlar, program uymamalarla 3 kişi gittik.
ekmekçim ve neocum vardı sağımda ve solumdaki koltuklarda.
bir de facebook'da tarihi konmuş bir eventmiş meğer bugünün o seansı, sözlükçüler vardı her yanımızda. - ki her şeye gülmeye koşullanmış olmaları ile bir ara beni benden alıp gülme krizine soktular. biri de boyna ekmekçikızcığımın koltuğunu tepti durdu. ne ayıp...
ilk anlarda zorlandım açıkçası dönüp dönüp okuduğum bu mektubun göze seyir halinden. sonra vazgeçtim kitapla bağını kurmaktan, yeni bir şeymiş gibi baktım perdeye. sevdim.
çoğunlukla diyelim yani, sevdim.
ama yine de izlediğimi unutup kendi hayal gücüme dönerek bir daha ne zaman okurum o çok sevdiğim mektubu bilemiyorum.
bir de geceye not: uslu uslu seyredeseniz bir şemsiyeniz bile olabiliyor. teşekkür ederim:)
8 katılım:
Elektracığım,
Eklediğin fotoğraflar filmi o kadar güzel anlatıyor ki!...
En çarpıcı kareler diyebilirim.:)
Bir de altlarındaki cümleler var ki, onları okuyunca, senin roman için önceden anlattıklarını da daha iyi anladım.
Ben bu kitabı okuyacağım.
Gece şemsiyeden sonra bir bira içimi kadar uzadı. Sonra Real Madrid-Barcelona maçının sesi ve gürültüsü bizim seslerimizi bastırıp kendi sesimizi duyamaz olunca, evlerimizin yolunu tuttuk.
:)
Ekmekçim bence de oku, bu kitap okunmalı, filmi beni kitap kadar etkilemedi ne yalan söyleyim. Ben hayallerimdeki filmini ve kitabı daha çok seviyorum. Evet ben de sevdim diyebilirim filmi Elektram gibi ama kitabın filmi olarak değil sadece film olarak...
(Benim en hoşuma giden sahne son sahneydi, şu kabak yemeği ile ilgili olan)
ben de sevdim, lakin akşam da konuştuk, mizah yönünün zayıf kaldığını düşündüm. onun dışında, o tipik ankara evi (mutfaktaki fayanslar, ağaçlara bakan balkon, salona açılan kapı), birlikte yemek yapmaları, yürüyüşe çıkmaları çok hoşuma gitti, ankara'daki arkadaşlarımı özlediğimi hissettim. bir de müzik kullanımı çok azdı, o da tuhaf geldi, uzun sessiz sahneler..
velhasılı güzel bir akşam oldu kızlar, yine yapalım :)
Ekmekçim, Böyle güzel karelerle aklmızda kalack işte film. ama cümleler yine de kitaptan. :)
Ben o akşam sizden ayrıldım, sonra arkamı bir döndüm yok olmuşsunuz:) şimdi anlaşıldı...
Leylak Dalı örtmenim, Ankara'lılar filmdeki yürüme rotalarına takılmışlar. nerden çıkıyor nereye varıyor diye, o bana da azıcık Ankara bilmeme rağmen ilginç gelmişti, siz ne dersiniz bu konuda?
Kabak yemeği güzeldi, sarımsak da yakışır di mi örtmenim:)
Neo, Evet ya. ankara evlerinin bir başka kokusu, dokusu, tarzı var değil mi? İlginçtir, severim ben ankara'yı. üstelik o ankaralıları sinirlendiren espriyi de yapmam. hani en güzel tarafı dönmesi falan:) Sanki çetin ve ender karakterleri de mesela İstanbul'dan çıkmaz gibi gelir bana. Ankaradır illa böylesi içe kapanık dostlukları sürdürmenin yeri. İstanbul rahat vermez insana. Ve katılıyorum, romandaki mizah unsurunu filme sadece argo ile taşımaya kalkmaları yazık olmuş bence de.
yapalım yine, evet:)
Valla ben hiç takılmadım Elektram. Sanki İstanbul filmlerinde olmuyor Anadolu yakasında başlayıp Avrupa yakasında biten ne yürüyüşler gördük. Öküz altından buzağı aramak gibi birşey. Adamlar güzel mekanları çekmişler işte, Ankara zaten kısıtlı bu konuda. Ona gelene kadar ben kızın tutuk oyununa takıldım en çok...
leyk dalı örtmenim, ben de takılmadım. hatta iyi bile geldi özlemişim ankara'yı, iyi geldi. hele gar'ın önü beni aldı 15 yıl önceye götürdü:) kızın oyunu için biz de aramızda konuştuk, iyi mi kötü mü karar veremedik.
Yorum Gönder